Atatürk'ün Kişiliği

    Paylaş
    avatar
    By BiLiNMeZ
    SD Admin
    SD Admin

    Nereden : İstanbul
    Üyelik : 03/09/09
    Mesaj Sayısı : 5443
    Rep Gücü : 31008
    Başarı Sistemi : 11
    Uyarılar : Uyarı Yok
    Yorum : Dikkat: Bu Site Bağımlılık Yapar

    Atatürk'ün Kişiliği

    Mesaj tarafından By BiLiNMeZ Bir Salı Kas. 03, 2009 3:12 pm

    [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


    Mustafa Kemal Atatürk'ün yetişme süreci, O'nun
    dar anlamda 'kişilik özellikleri', geniş anlamda ' liderlik
    özellikleri'nin ortaya konulabilmesi bakımından önemlidir.

    Bilindiği gibi, bir liderin kişiliğinin oluşmasında, yetişmesinde
    şüphesiz, içinde yaşadığı 'çevre' etkin rol oynamaktadır. Liderin
    çevresi ise, ailesi, okuduğu okullar, meslek ortamı, yaptığı görevler
    ve insanlık idealleri ve birikimlerinden oluşur. Bu yazımda, Mustafa
    Kemal Atatürk'ün aile çevresi ve 'eğitim-öğrenim' ortamının
    yetişmesine, kişiliğine yaptığı etki ve katkı, Harp Akademisi sonu
    itibarıyla değerlendirilecektir.

    O, bir insandı...


    O, 1881 (Rumi 1296) yılında Selanik'te Koca Kasım Mahallesi Islahhane
    Caddesi'nde bugün müze olan üç katlı bir evde dünyaya geldi. Babası o
    sırada kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, Annesi Zübeyde
    Hanım'dır. Baba tarafından dedesi, ilkokul öğretmeni olan Kızıl Hafız
    Ahmet Efendi, anne tarafından dedesi ise, Sofu-zade (Sofi-zade)
    Feyzullah Efendi'dir.

    Mustafa Kemal'in hem baba, hem de anne tarafından soyu 'Evlad-ı
    Fatihan', yani Rumeli'nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi
    için Anadolu'dan göçürülerek, iskan edilen 'Yörük' veya
    'Türkmenler'dendir.

    Baba soyu, Anadolu'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala
    Sancağı'na bağlı Kocacık Köyüne yerleştiler. Aile sonradan 1830'larda
    Selanik'e göç etmiştir. Ali Rıza Efendi 1839'da Selanik'te dünyaya
    gelmiştir. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı
    'kızıl' lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan 'Kocacık''ın da
    gösterdiği üzere, Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da
    Türkleşmesinde önemli roller oynayan 'Kızıl-Oğuz Türkmenleri' nden
    gelmektedir.

    Anne soyu da Fatih Sultan Mehmet döneminde Anadolu'dan Rumeli'ye
    göçürülüp, iskan edilmiş olan yörüklerdendir. Bu sebeple aileye
    'Konyarlar' da denilmektedir.

    Tamamen Türk olan Vodina Sancağı'na bağlı Sarıgöl Nahiyesi'ne yerleşen
    aile, sonradan Selanik yakınlarındaki Lankaza'ya geçmiştir.

    1839 doğumlu Ali Rıza Efendi, 1857 doğumlu Zübeyde Hanımla 1870 veya
    1871'de evlendi. Altı çocukları oldu: Fatma (1871/1872-1875), Ahmet
    (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (Kemal Atatürk) (1881-1938),
    Makbule (Boysan, Atadan) (1885-1956) ve Naciye (1889-1901).


    Kardeşlerinden Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında, o
    senelerde Rumeli'yi kasıp kavuran salgın kuşpalazı (difteri)
    hastalığından çocuk yaşlarında ölmüşlerdir. En küçükleri Naciye on iki
    yaşında gözlerini hayata kapadı.

    Aile çevresi içinde şüphesizdir ki, Mustafa'yı etkileyen insanların
    başında babası ve annesi gelmektedir. Ali Rıza Efendi, bir öğretmen
    çocuğudur ve yıllarca Gümrük, Evkaf memurluklarında bulunmuştur. Bir
    ara askerlik mesleği ile ilgilenmiş, Gönüllü askerlere talim
    yaptırmıştır. Selanik'te kurulan 'Gönüllüler Taburu'nun da kurucuları
    arasında bulunmuştur. Memuriyeti bırakarak, kereste ticaretine başlayan
    Ali Rıza Efendi, bu işi sırasında haraç isteyen çetelerle de çatışmayı
    göze alabilecek yapıda bir insandı. Oğlu Mustafa'ya 'adam olmak için
    okumak, öğrenmek şarttır. Başka çare yoktur' diyen Ali Rıza Efendi,
    geniş görüşlü, modern düşünceli, yeniliklere açık aydın bir insandı.
    Mustafa'yı Mahalle Mektebi'nden alarak, çağdaş bir eğitim kurumu olan
    Şemsi Efendi Okulu'na vermesi de, onun yenilikçi, parlak kişiliğini
    göstermektedir.

    Zübeyde Hanım ise, Ali Rıza Efendi'ye göre daha muhafazakâr bir
    insandı. Fakat, aydın, bilge bir Türk anasıydı. Çocukları çok sever ve
    onların üzerine titrerdi. Zübeyde Hanım, doğuştan akıllı bir kadındır.
    Oğlu Mustafa, annesinin üzerindeki etkisini, fedakarlığını her zaman
    saygıyla anacaktır. Zübeyde Hanım, güçlü bir beden yapısına sahip
    olduğu kadar, güçlü bir iradeye de sahipti. Yeterince eğitim görmemiş,
    ama okumayı yazmayı öğrenmişti. 'Bilge' kişiliklerinden dolayı annesine
    'Molla Hanım', kendisine de 'Molla Zübeyde' denilirdi.

    O, bir insandı...


    1887'de Mustafa, ilk okula gidecektir. Babasının istememesine rağmen,
    Zübeyde Hanım'ın ısrarları üzerine önce Mahalle Mektebi'ne törenle
    giren Mustafa, kısa bir süre sonra, Selanik'in şöhretli
    öğretmenlerinden ve eğitimcilerinden Şemsi Efendi'nin yeni metodlarla
    alfabe öğretimi yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine
    burada başlamıştır. Mustafa okuyup yazmayı burada öğrenmiş, babasının
    ölümüne kadar, bu okulun sınıflarını düzenli olarak takip etmiştir.

    Bu dönemde Mustafa'yı olumlu yönde etkileyen ve onun Atatürk haline
    gelmesinde çok büyük katkıları olan öğretmenlerinin başında şüphesizdir
    ki, Şemsi Efendi gelmektedir. Şemsi Efendi, eğitim tarihimizde yeni
    pedagojik yöntem ve uygulamaları ilk deneyenlerdendir. Öğrencileri bir
    üst düzey olan Rüştiyedeki öğrencilerden daha bilgili yetişiyorlardı.
    Atatürk'ün dinde bağnazlığa karşı görüşlerinde, yenilikçi fikirlerinde,
    disiplin duygularının gelişmesinde Şemsi Efendi'nin öğretim ve
    uygulamalarının önemli bir payı vardır.

    Babası Ali Rıza Efendi, yakalandığı 'barsak veremi' hastalığından
    kurtulamayarak 28 Kasım 1893 tarihinde vefat edince, Mustafa için
    çiftlik günleri başlayacaktır. Zübeyde Hanım'ın çocuklarını alarak
    kardeşinin Langaza'daki çiftliğine gidişi, Mustafa'nın öğrenim hayatına
    kısa bir ara vermiştir.

    Mustafa Kemal'in kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan dönemlerden
    biri de onun dayısının çiftliğinde geçirdiği yaklaşık dört buçuk aylık
    süredir. Çiftlikte geçen bazı olayları bir pedagog gözüyle
    değerlendiren Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Atatürk'teki
    'yaratıcılık, ağaç ve hayvan sevgisi'nin çocukken yaşadığı bu 'yaratıcı
    çevre'nin eseri olduğu kanaatindedir.

    Çiftlik hayatından sonra Selanik'e gelen ve kısa bir süre Mülkiye
    Rüştiyesi'ne devam eden Mustafa, esasen çocukluğundan beri askerliğe
    büyük bir ilgi duyuyor ve asker olmak istiyordu. Nihayet asker olmasını
    istemeyen annesine haber vermeden Selanik Askeri Rüştiyesi'nin
    sınavlarına girerek başarılı olu. Mustafa, Nisan 1894'te Selanik Askeri
    Rüştiyesi'nin ikinci sınıfından öğrenimine başladı.


    Mustafa'nın bu okulu, düzenli ve disiplinli bir okuldu. Mustafa, çok
    kısa sürede öğretmenlerin ve komutanlarının dikkatlerini çeken seçkin
    bir öğrenci olarak kendisini çevresine tanıttı. Mustafa, Rüştiye'de
    Matematik dersine merak sardı. Bu derste sınıfın 'müzakerecileri'
    arasına girdi. Çok sevdiği bu dersin öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa
    Sabri Bey, öğrencisinin yeteneklerini sezip, ona 'Kemal' adını
    vermiştir. Böylece onun kendisinden ve arkadaşlarından farklı ve üstün
    durumunu tespit etmiş, ona, daha iyiye, daha güzele doğru gitmek için
    sürekli bir teşvik nedeni sağlamıştır. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün
    bir lider olarak 'akılcı' ve 'hesap-kitap adamı' olmasında doğrudan rol
    oynayan bir faktör olarak Matematik sevgisi kabul edilecek olursa,
    Yüzbaşı Mustafa Bey'in üzerindeki yönlendirici etkisi daha da önem
    kazanır.

    Selanik Askeri Rüştiyesi'nde Mustafa Kemal'e özel ilgi gösteren
    öğretmenlerinden birisi de, Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin
    Bey'dir. Atatürk, 22 Eylül 1924'te Samsun'da öğretmenlerin verdiği bir
    çayda Nakiyüddin Bey'le karşılaşmış ve onun hakkında şunları
    söylemiştir: '...Bununla beraber hatırlamak gerekir ki, gerçek ve
    fedakar öğretmenler, eğitimciler eksik değildi. Onların bize verdikleri
    feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir yüce kişiye
    rastladım. O, benim Rüştiye birinci sınıfında öğretmenim idi. Bana
    henüz ilk bilgileri öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti.
    Demek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra okuldaki
    eğitimcinin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır...' Selanik
    Askeri Rüştiyesi'nde 1908'e kadar yirmi yıl Fransızca öğretmenliği
    yapan Nakiyüddin Bey, genç M. Kemal'e bir taraftan geleceğe ilişkin
    fikirler verirken bir taraftan da, 'sen bu Fransızcanın peşini bırakma'
    öğüdünde bulunmuştur. Sonradan Mustafa Kemal'in Şam'da kurduğu Vatan ve
    Hürriyet Cemiyeti'nin Selanik Şubesinin kuruluşunda, 31 Mart
    hadisesinin bastırılmasında öğrencisi M. Kemal ile birlikte çalışan
    Nakiyüddin Bey, Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün isteği ile milletvekili
    adayı gösterilmiş ve üç dönem milletvekili de seçilmiştir.

    Hayatının sonuna kadar yanından ayrılmayacak olan Nuri (Conker), Salih
    (Bozok) ve Fuat (Bulca) ile arkadaşlıklarının da geliştiği Selanik
    Askeri Rüştiyesi'nde genç Mustafa Kemal, sadece okul çalışmalarıyla da
    yetinmemiştir. Onun bilgisini genişletmek, kültür seviyesini yükseltmek
    için o günün şartları içinde, çevresinde çıkan yayımları takip ettiği,
    yarışmalara katıldığı da görülmektedir.

    Mustafa Kemal, 1895 yılı sonunda, Askeri Rüştiyeyi, 43 aldığı biri
    hariç, diğer bütün derslerden geçme tam notu olan 45 alarak dördüncü
    bitirdi.

    O, bir insandı...


    Mustafa Kemal,1896 yılının 13 Mart günü Manastır Askeri İdadisi'nde
    lise eğitimine başlar. İdadi'de yatılı ve daha üstün dereceli bir
    okulun hayat ve öğretim şartlarına kısa sürede intibak eden genç M.
    Kemal için, artık ömrünün sonuna kadar sürecek olan 'aile yuvası
    dışındaki hayat' başlıyordu. Bundan sonra ev yaşantısı sadece izin ve
    tatillerde kısa süreli olabilecektir. Askerlik mesleğinin meşakkatli ve
    zorlu özelliklerinden de kaynaklanan bu durum, biraz da onun 'bağımsız
    yaşama' karakterine uygun düşecektir.

    Manastır'da sınıf arkadaşları sadece Selanik Rüştiyesi'ndekiler
    değildir. Manastır bölgesine bağlı olan, Üsküp, İpek, İşkodra, Yanya ve
    Manastır Askeri Rüştiyelerinden gelen gençler de vardır. Bu ortam
    içinde çeşitli karakter, mizaç ve seviyede genç insanlarla tanışmak,
    anlaşmak ve onlara kendini kabulettirmek hususunda M. Kemal'in üstün
    vasıflarının burada da büyük bir rol oynadığı şüphesizdir.

    Manastır İdadisi'nde Mustafa Kemal, Matematikten yine çok başarılı, Fransızca' dan ise biraz zayıftır.

    Burada Mustafa Kemal'i en çok etkileyen arkadaşlarından biri olan Ömer
    Naci, ona edebiyat ve şiir merakı aşılayacaktır. Sonradan İttihat ve
    Terakki'nin hatibi olacak olan ve genç yaşta Birinci Dünya Harbi
    sırasında hayatını kaybeden Ömer Naci, Bursa İdadisi'nden kovularak,
    Manastır İdadisi'ne yollanmıştı. M. Kemal hatıralarında şunları
    anlatıyor: 'O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer
    Naci, Bursa İdadisi'nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman
    şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiç
    birini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiç birini beğenmemesi
    gücüme gitti. Şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Ona
    çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye
    yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. -Bu tarz iştigal
    seni askerlikten uzaklaştırır' dedi. Ne var ki, güzel yazmak hevesi ben
    de baki kaldı.' Bu ikazı yapan Kitabet öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım
    Efendi'dir. Aynı olayı M. Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa'ya şöyle
    anlatır: 'Eğer Kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup
    çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı. -Bak
    oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana
    mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi
    düşünüyorlar. Sen Naci'ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki
    iyi bir şair ve hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde katiyen
    yükselemez'. Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok
    arzu ettiği halde Naci, erkanı harp (kurmay) zabiti olamadı.'

    Bu ikaz ve yönlendirmenin Atatürk'ün hayatını ve kaderini doğrudan
    etkilediğine şüphe yoktur. Fakat, Ömer Naci'nin de Mustafa Kemal'in
    fikri altyapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir
    rol oynadığı da kesindir. Nitekim, genç Mustafa Kemal'in dönemin 'vatan
    ve hürriyet' şairi Namık Kemal ile 'Türkçü' şairi Mehmet Emin
    Yurdakul'un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci'nin etkili olduğu
    bilinmektedir. İdadi'de, Namık Kemal'i tanımak, duymak, onun gizlice
    elden ele dolaşan vatan şiirlerini bulmak, okumak işini Hatip Ömer Naci
    sağlamıştır. Atatürk, sonradan 14 Eylül 1931'de yaptığı bir konuşmada
    Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: '...Şair Mehmet
    Emin Yurdakul'un ilk kez Manastır Askeri İdadisi'nde öğrenciyken
    okuduğum -Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur' dizeleriyle başlayan
    manzumesinde bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı
    bulmuştum...'


    Tarih öğretmenleri Mehmet Tevfik (Bilge) Bey'in de etkileriyle, gençler
    Fransız İhtilali'nin temel ilkelerinden biri olan 'hürriyet' kavramı
    ile de burada tanışacaklardır. Topçu Kolağası Mehmet Tevfik Bey, o
    dönemin dar Osmanlı tarihçiliği görüşünden uzak, Türk tarihini bütün
    genişliği ve eskiliği ile kavramış ve öğrencilerine dersini sevdirerek,
    esaslı tarih bilinci ve kültürü veren bir öğretmendi. Ali Fuat
    Cebesoy'un, 'değerli ve milliyetçi bir Türk subayıydı. Türk tarihini
    iyi biliyor ve öğrencilerine tarih zevkini veriyordu. Atatürk, Türk
    tarihini bütün genişliği ve derinliği ile kavramış bulunan hocasından
    daima saygı ile söz etmiştir. Bir gün bana: -Tevfik Bey'e minnet borcum
    vardır. Bana yeni bir ufuk açtı' demiştir' şeklinde tanıttığı Kol Ağası
    Mehmet Tevfik Bey (1865-1945)'in Atatürk'ün derin tarih bilgisi ve
    bilincinin oluşmasında baş mimar olduğu kesindir. Atatürk, bu değerli
    öğretmenine beslediği şükran ve minnete, onu milletvekili adayı
    göstererek ve Beşinci Dönem Diyarbakır Milletvekili olarak Meclise
    girmesini sağlayarak karşılık vermiştir.

    Manastır İdadisi'nin ikinci sınıfına geçen Mustafa Kemal, 1897 yılında
    Mart'ın ilk günlerine kadar devam edecek izinden faydalanarak
    Fransızca'sını kuvvetlendirmeyi düşünür ve 1888'de kurulmuş olan
    Tophane semtindeki 'College des Freres de Salle' (Frerler Okulu)'in
    özel kurlarına kaydını yaptırarak dersleri düzenli olarak takip eder.
    Birinci sınıfta kendisini ikaz eden Fransızca öğretmeninin 'acı
    ihtarlarına' yeniden muhatap olmak istemez. Kendi hatıralarında, 'İki,
    üç ay gizlice Frerler Mektebi'nin hususi sınıfına devam ettim. Böylece
    Mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim'
    demektedir. Bu özel derslerde Mustafa Kemal'in öğretmenlerinden biri
    Frere Rodriquez (1849-1941)'dir. Bunun anlattığına göre, Mustafa Kemal
    gayet ciddi, zeki ve çalışkan, elinde daima kitap bulunan bir gençti ve
    subay olduktan sonra da zaman zaman kendisinden ders almaya geliyordu.
    Mustafa Kemal, gerçekten İdadi'den başlayarak gençlik yıllarında
    Fransızca öğrenmeye büyük önem vermiştir. O, 'bir kurmay subay mutlaka
    yabancı dil bilmelidir, bunun aksini düşünmek büyük hatadır' diyordu.

    O, bir insandı...

    Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni ikinci olarak bitirip,
    Pangaltı'daki Harbiye Mektebi'nde yüksek öğrenimine devam etmek için
    İstanbul'a, Payitahta gelir. Böylece bütün çocukluğu ve ilk gençlik
    yıllarının geçtiği Makedonya'dan ilk defa ayrılır. Birikimi ile yeni
    bir hayata atılacağı, kişiliği ve düşüncelerinin daha da olgunlaşacağı
    Harp Okulu'na girişi 13 Mart 1899, Apolet Numarası 1283'tür. 'Harbiyeli
    Mustafa Kemal', buradaki 'Künye Defteri' ne 'Selanik'te Koca Kasım Paşa
    Mahallesi Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu
    uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96' olarak
    kaydedilecektir.


    Mustafa Kemal Harbiye'de öğretime başladığı sırada, okul komutanı 24
    yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış olan Mustafa Zeki
    Paşa, öğretim başkanı, o zamanki ismi ile 'ders nazırı', daha sonra
    Çanakkale'de kendisine kolordu komutanlığı yapacak olan Esat Paşa'dır.

    Mustafa Kemal, Harp Okulu 1 nci sınıfında 635 mevcutlu Piyade sınıfında
    bütün derslerden 484 not almış ve 9 uncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir.

    Mustafa kemal 2 nci sınıfta işse 420 arkadaşı arasında toplam 522 not alarak ve 11 nci olarak üçüncü sınıfa geçmiştir.

    Mustafa Kemal, 3 ncü sınıfta, 459 arkadaşı arasında üç yıllık
    notlarının toplamı üzerinden Harp Okulu'nu 8 nci olarak bitirmiştir.

    Mustafa Kemal'in Harbiye'deki arkadaşları öncelikle Manastır
    İdadisi'nden gelenlerdi. Bunlar arasında, Ahmet Tevfik ilk sırayı
    almaktadır. Çocukluk arkadaşı, Rüştiye ve İdadi'de de birlikte okuduğu
    Mustafa Nuri (Conker), Lütfi Müfit (Özdeş), Ali Fuat (Cebesoy), Arif
    (Ayıcı), Hayri (Tırnovacık), Kazım (Karabekir), Ömer Naci, İsmaik Hakkı
    (Pars), Kazım (İnanç), Kazım (Özalp), Ali Fethi (Okyar), onu takip eden
    arkadaşlarıydı. Bunların bazıları kendi devresi, bazıları da
    kendisinden önce veya sonraki devrenin öğrencileri idi. Mustafa
    Kemal'in bu arkadaşları arasında daha çok Ahmet Tevfik ile samimi
    olduğu görülmektedir.

    Mustafa Kemal'in Harp Okulu'ndaki öğretmenleri arasında, onun
    kişiliğini etkileyen ve onu hayata hazırlayan çok değerli öğretmenleri
    olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında, sonradan İstanbul Üniversitesi'nde
    Profesör olan, Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi ve Milletvekili olan
    Fransızca öğretmeni Necip Asım (Yazıksız) Bey, Talim Öğretmeni Rahmi
    Paşa ve onun maiyetindeki Binbaşı Fazıl Bey, sonra Korgeneral ve
    milletvekili olan Yüzbaşı Naci (İldeniz) Beyve Teğmen Osman Efendi
    bulunuyordu.

    Ali Fuat CEBESOY'un, öğretmenleri hakkında anlattıklarına göre Mustafa kemal, en çok Yüzbaşı Naci Bey'i sayar ve severdi.


    Harbiyeli Mustafa Kemal'in, bu dönemde hem Fransızca'sını geliştirdiği,
    hem de memleket meseleleri üzerindeki düşüncelerinin daha da
    olgunlaştığı görülmektedir. O Harbiye'de Namık Kemal ve Mehmet Emin
    Yurdakul gibi dönemin meşhur şairleri yanı sıra Abdülhak Hamit ve
    Tevfik Fikret'i de okuyordu. Zamanın felsefe ve fikri akımları ile
    meşgul oluyordu.

    Anlaşılmaktadır ki, Harp Okulu eğitimi ve öğrenimi dönemi, Mustafa
    Kemal'in hem 'vatan, millet, Türklük' fikirlerinin olgunlaşmasında, hem
    de Batıya dönük 'çağdaşlaşma' düşüncelerinin gelişmesinde önemli bir
    dönem olmuştur. Ayrıca bu fikirlerini arkadaşlarına da anlatması, okula
    bu fikirleri yaymak için bir gazete çıkarma girişiminde bulunması, onun
    daha o dönemde liderlik özelliklerinin gelişmeye başladığını da
    göstermektedir. O, yine bu dönemde özellikle ilk sınıfta İstanbul'un
    sosyal hayatı içinde kendisini bulmuş görünmektedir.

    Mustafa Kemal'in Harp Okulu'ndan 'neşet' tarihi olan 10 Şubat 1902 tarihi, Harp Akademisi'ne girdiği tarihtir.

    1848 yılında Harp Okulu içinde 'Harbiye Sınıfları' adı ile kurulan Harp
    Akademisi, Esat Paşa'nın Harp Okulu Öğretim Başkanlığı'na atanması
    (1899) ndan sonra, yani Mustafa Kemal'in Harp Okulunda öğrenime
    başladığı sırada yeni bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1902 yılından
    itibaren Erkan-ı Harbiye Sınıflarından 'Çok İyi' derecede başarı
    sağlayanlara '', ve 'derecede bitirenlere 'Mümtaz' ünvanı verilmeye
    başlanmıştır. Bu usul, 1909 yılına kadar devam etmiştir. Mümtazlar
    arasında '' ihtiyacını karşılamak üzere sonradan 'kurmaylıkları
    onananlar da çoktur.

    Mustafa Kemal Akademi'ye başladığı yıl sınıf mevcudu, topçu ve süvari
    okullarından gelenler ve değişik sebepler dolayısıyla bir üst sınıftan
    kalanlar ile birlikte 43 kişidir. Atatürk'ün Harp Akademisi'ndeki
    notları ve ders başarısı şu şekildedir:

    Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan Akademi birinci sınıfta, toplam 580
    olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı
    sırası 8'dir.

    Mustafa Kemal'in, Akademi ikinci sınıfında kırk kişilik sınıf mevcudu
    içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6. sıradadır.

    Kurmay Yüzbaşı olarak yeminini 21 Ekim 1904 Cuma günü eden Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905 Çarşamba günü Akademiden mezun olmuştur.



    57 nci Dönem Akademi mezunu toplam 37 kişidir. Bunların 13'ü 'Kurmay',
    27'si de 'Mümtaz' olmuşlardır. Mevcut bilgi ve belgelere göre Mustafa
    Kemal Kurmay olarak Akademiyi bitiren 13 kişi arasında 5 nci olmuştur.

    Mustafa Kemal Atatürk'ün Akademi'deki öğretmenleri arasında kendisini
    derinden etkileyen öğretmenler vardı. Bu öğretmenler şunlardır: Topçu
    Feriki (Tümgeneral), Ahmet Muhtar, Kurmay Binbaşı Refık Bey, Kurmay
    Yarbay Nuri Bey, Pertev Paşa (Demirhan), Kurmay Albay Hasan Rıza Bey,
    Kurmay Albay Zeki Bey, Kurmay Yarbay Fevzi Bey.

    Sınıf arkadaşı Ali Fuat CEBESOY'un anlatımına göre, Mustafa Kemal bu
    öğretmenlerinden en çok Tabiye derslerine giren Kurmay Yarbay Nuri
    Beysayıyor ve takdir ediyordu. Nuri Bey gerçekten geniş kültürlü,
    çağına göre aydın düşünceli, stratejide üstat sayılan bir kurmay
    subaydı. Aradaki uzaklığı korumakla beraber öğrencilerine karşı içten
    ve ağabeyce davranıyordu. Yalnız ders vermekle yetinmiyor, genç kurmay
    adaylarının çeşitli sorularını da cevaplamaktan zevk duyuyordu. Nuri
    Bey, 'bir kurmay subay, askerlik dışında kalan bilgilerle de donanmış
    olmalıdır. Yarın hepiniz birer kumandan olacak, sorumluluk
    yükleneceksiniz.' diyordu. Nuri Bey bir derste öğrencilerine 'Gerilla'
    hakkında bilgiler vermişti. Mustafa kemal 1911'de Trablusgarp'tan
    arkadaşı Ali Fuat CEBESOY'a yazdığı bir mektupta, 'Kurmay Yarbay Nuri
    Bey'in gerilla metotlarını başarıyla uyguladığını yazıyordu.'

    Gerek kendisinin, gerekse arkadaşlarının anılarından öğrendiğimize göre
    Mustafa Kemal Akademi'de kültürel çalışmalara çok önem veriyordu.
    Gazete çıkarmak işi burada Harbiye'den daha düzenli bir şekilde
    yürütülüyor, kürsüden 'konferans' niteliğinde konuşmalar yapıyor ve
    bunların metinlerini arkadaşlarına dağıtıyordu.

    Mustafa Kemal, Harp Akademisi'ne yeni başladığı sıralarda, 26 Haziran
    1902 Perşembe günü Ali Fuat CEBESOY'un babası İsmail Fazıl Paşa'nın
    Kuzguncuk'taki köşkünde misafir ediliyor. O gece orada kalıyor, ertesi
    27 Haziran Cuma günü köşke gelen Osman Nizami Paşa ile tanıştırılıyor.
    Osman Nizami Fransızca ve Almanca'yı (edebiyatı dahil) anadili gibi
    bilmekte, İngilizce'yi de yanlışsız konuşabilmektedir. O gün tanışıp
    görüşüyorlar. Osman Nizami Paşa, II. Abdülhamit'in baskı rejimini
    yumuşatacağına dair hiçbir belirti olmadığına işaret ettikten sonra
    şöyle diyor: 'İstibdat idaresi, bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat
    onun yerine Batılı manada bir idare gelip memleketi her bakımdan acaba
    kalkındıracak mıdır? Ben buna inanmıyorum.'


    Mustafa Kemal kuşkuludur. Nizami Paşa Abdülhamit'in adamlarından biri
    olabilir mi? Kendisinin ağzını arayan bir hafiye midir? M. Kemal, bu
    olasılıklara karşın gene de düşüncelerini cesaretle söylemeye
    kararlıdır. Diyor ki: 'Paşa Hazretleri! Garplı manadaki idareler de
    zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen milletimizin çok
    kabiliyeti ve cevheri vardır. Fakat bir inkılap vukuunda bugün iş
    başında olanlar yerlerini muhafaza etmeye kalkarlarsa o vakit
    buyurduğunuzu kabul etmek lazım getir. Yeni nesiller içerisinde her
    hususta itimada layık insanlar çıkacaktır.' Osman Nizami Paşa susuyor,
    olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermiyor. Aynı günün akşamı ayrılmak
    üzere veda eden Mustafa Kemal'e şunları söylüyor:

    ' Mustafa Kemal Efendi oğlum, sen, bizler gibi yalnız Erkân-ı Harp
    zabiti olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek
    kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde müessir olacaktır. Bu
    sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende, memleketin başına gelen
    büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve
    zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.'

    Evet, Osman Nizami Paşa yanılmamıştır. Çünkü Mustafa Kemal, gençlik
    çağlarından beri geleceğin Atatürk'ünden belirtiler ve ışıklar
    vermiştir. Çünkü O, hep 'yarınların adamı' olmayı hedeflemiş ve daima
    öyle yaşamıştır.

    Mustafa Kemal ve Harbiye'den arkadaşı Kırşehirli Lütfü Müfit Özdeş
    tayin oldukları ilk görev yerleri olan Şam'daki Beşinci Ordu'ya 1905
    yılını ilk aylarında katılırlar. Burada iki stajyer kurmay yüzbaşıyı
    bir çok zorluklar beklemektedir. Görevli oldukları 29 ve 30 uncu
    alaylar Havran civarındaki bir isyanı bastırmak için Şam'dan hareket
    ederler. Fakat, esas yapılan iş, bazı personelin bu vesileyle soygun ve
    talan yapacak olmalarıdır. Bu iki genç kurmay subayı aralarına almak
    istemezler. Buna rağmen iki arkadaş bu harekata iştirak ederler. Kendi
    kurdukları düzenin bozulacağından korkan soygun ekipleri, kendi
    aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Lütfü Müfit'e
    vermek isterler. Müfit, bu altınları almaz ve işi Mustafa Kemal'e haber
    verir. Ne yapması gerektiğini sorar. Mustafa Kemal Müfit'e, 'bugünün
    adamı olmak istiyorsan bu altınları al, eğer yarının adamı olmak
    istiyorsan bu altınları iade et, makbuzunu al ve sakla' der.

    İşte, tarihin altın sayfalarında kalan insanlar, 'yarının adamı' olmayı
    tercih edebilenler ve bu irade gücünü ortaya koyabilenlerdir.

    O, bir insandı...
    O, yarının adamı olmayı göze alabilen büyük bir insandı...
    O, Mustafa Kemal'di...

    O, arkadaşı Ali Fuat CEBESOY'a okula ilk geldiği gün, 'Sınıflarımız
    biraz karanlıktır, fakat, beyinlerimiz ve yüreklerimiz aydınlıktır.'
    diyen Harbiyeli Mustafa Kemal'di...
    O, yok olmak noktasına getirilmiş bir milleti yeniden var eden, akıl ve
    bilim temelinde, çağdaş uygarlık yolunda ona yeni ufuklar açan dahi bir
    asker, devlet ve düşünce adamı idi...
    O, bir Atatürk idi...
    Takdir edersiniz ki, Atatürk ve Onun önderliğinde kurduğumuz Millî
    (Üniter), Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti'ni yaşatma ve
    yarınlara taşıma bilinci ancak, Atatürk'ü doğru anlamak ve doğru
    anlatmak ile oluşturulabilir, kökleştirilebilir.

    Büyük Önder'in aramızdan ayrılışının yıldönümünde aziz hatırası önünde
    saygıyla eğilirken, O'nu ve düşüncelerini daha iyi ve daha doğru anlama
    ve anlatma azminde olduğumuzu belirtir, saygılarımı sunarım.

    Dr. Ali GÜLER - Dr. Suat AKGÜL
    alıntı


    _______________ Sessiz Deniz Üye İmzası _______________
    [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
    avatar
    By BiLiNMeZ
    SD Admin
    SD Admin

    Nereden : İstanbul
    Üyelik : 03/09/09
    Mesaj Sayısı : 5443
    Rep Gücü : 31008
    Başarı Sistemi : 11
    Uyarılar : Uyarı Yok
    Yorum : Dikkat: Bu Site Bağımlılık Yapar

    Geri: Atatürk'ün Kişiliği

    Mesaj tarafından By BiLiNMeZ Bir Salı Kas. 03, 2009 3:12 pm

    ATATÜRK’ÜN KİŞİLİĞİ VE ÖZELLİKLERİ Mustafa Kemal vatanına ve ulusuna
    çok yüce duygularla bağlıydı. Yüreği, uğrunda canını seve seve vereceği
    vatanına duyduğu sevgi ile doluydu. ‘’ Vatanın her karış toprağı
    kanlarımızla sulanmadıkça, hiçbir düşman ayağını bastırmayacağız.’’
    diyen Atatürk, vatan savunmasını her şeyin üstünde tutmuştur. Kurtuluş
    Savaşı’nı kazandıran da Mustafa Kemal’in bu engin vatan sevgisi ve
    milletine olan büyük inancı olmuştur. O, ‘’ Yurt toprağı ! Sana her şey
    feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen
    Türk milletini sonsuza kadar yaşatmak için feyizli kalacaksın ! ‘’
    diyerek, vatan toprağının kutsallığını açıklamıştır. O, vatanı ve
    milleti için yaptığı şeyleri asla yeterli görmeyen bir ruh yüceliğine
    sahiptir. Onun, millet sevgisi de tutku derecesinde idi. ‘’ Hiçbir
    sevgi bunun üzerinde olamaz. Hiçbir sevgi uğruna millet sevgisi feda
    edilemez. ‘’ derdi. ‘’ İnsanların başta gelen görevi de milletine
    hizmet etmek olmalıdır. ‘’ fikrini savunurdu. Türk olmaktan da gurur
    duyardı. Kendi büyüklüğü ile değil, milletinin büyüklüğü ile övünürdü.
    Milleti için yaptığı şeyleri asla yeterli görmeyen bir ruh yüceliğine
    sahipti. Atatürk, ölümünden önce sahip olduğu çiftliklerini devlet
    hazinesine bağışlaması dolayısı ile, Millet Meclisinin teşekkür
    bildirisine karşı verdiği yanıtta ; ‘’ Söz konusu olan hediyenin,
    yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında
    hiçbir kıymeti yoktur. Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak
    üzere, Türk milletine canımı vereceğim.’’ diyerek milletine olan
    sevgisini açıkça belirtmiştir. Atatürk’ün en büyük ideali Türk ulusunun
    ‘’En medenî ve refah seviyesi yüksek bir millet olarak varlığını
    sürdürmek’’ti. ‘’Memleket mutlaka çağdaş, uygar, yepyeni olacaktır.’’
    sözleri ile hedefi gösteriyordu. Bir idealist olarak, en kısa zamanda
    bu hedefe ulaşmak istiyordu


    _______________ Sessiz Deniz Üye İmzası _______________
    [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

      Forum Saati Perş. Kas. 23, 2017 6:39 pm